Narsistik Örüntü ile Bağımlı İlişki Örüntüsü: Neden Birbirlerinden Kopmak Bu Kadar Zor?

Bir ilişkide neden sürekli veren, anlayan ve bekleyen taraf siz olabilirsiniz? Neden karşınızdaki kişi sizi incittiği hâlde ondan kopmakta zorlanırsınız? Neden ilişkinin en güzel anları, en acı verici anlarını unutturabilir?
Bazı ilişkiler, dışarıdan bakıldığında anlaşılması güç bir döngünün içinde ilerler.
Bir taraf sürekli yakınlık, güvence ve onay ararken; diğer taraf yakınlığı kontrol ederek, mesafe koyarak ya da ilişki üzerindeki gücü elinde tutarak yönetebilir.
Bir taraf "Beni bırakma" derken, diğer taraf "Beni kaybetmemek için bana uyum sağla" mesajı verebilir.
Bu dinamik zamanla sevginin ötesine geçer ve ilişkinin temel düzenleyicisi kaygı hâline gelir.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Her narsistik özellik narsisistik kişilik bozukluğu değildir. Her yoğun bağlanma ihtiyacı da bağımlı kişilik bozukluğu anlamına gelmez.
Psikoterapide kişileri etiketlemekten çok, ilişkide tekrar eden davranış örüntülerini, kişinin bu örüntülere nasıl yanıt verdiğini ve ilişkinin kişinin yaşamındaki işlevini anlamaya çalışırız.
Çünkü bazen asıl soru "Karşımızdaki insan narsist mi?" değil;
"Ben bu ilişkinin içinde neden kendim olmaktan giderek uzaklaşıyorum?" sorusudur.
Narsistik Örüntü ile Bağımlı Örüntü Birbirini Neden Çekebilir?
Narsisistik özelliklerin yoğun olduğu ilişkisel yapılanmalarda kişi; hayranlık, onay, kontrol veya özel hissetme ihtiyacını güçlü biçimde yaşayabilir.
Bağımlı ilişki örüntüsünde ise kişi; terk edilme korkusu, yalnız kalamama, karar vermekte zorlanma ve ilişkiyi sürdürebilmek için kendi ihtiyaçlarından vazgeçme eğiliminde olabilir.
Bu iki örüntü bir araya geldiğinde başlangıçta birbirini tamamlayan bir ilişki ortaya çıkabilir.
Bir tarafın "çok ihtiyaç duyulmak" arzusu, diğer tarafın "birine ihtiyaç duyma" eğilimiyle örtüşebilir.
Başlangıçta bu durum her iki kişi için de güven verici olabilir.
Ancak zamanla ilişki şu döngüye dönüşebilir:
Yakınlık → yoğun bağlanma → hayal kırıklığı → mesafe → kaygı → yeniden yakınlaşma → kısa süreli rahatlama → tekrar hayal kırıklığı
Bu döngünün en zorlayıcı taraflarından biri, ilişkinin yalnızca kötü anlardan oluşmamasıdır.
Tam tersine…
Bazen en güzel anlar, en acı verici dönemlerin hemen ardından gelir.
Ve kişi bu nedenle ilişkiden tamamen kopmakta zorlanır.
"Beni Seviyor Ama Neden Beni Böyle Hissettiriyor?"
Narsistik ilişki deneyimi yaşayan kişilerin sıklıkla sorduğu sorulardan biri budur.
Çünkü ilişkide bir çelişki vardır.
Bir yandan kişi kendisini çok özel hissedebilir.
Diğer yandan değersiz, yetersiz, suçlu veya görünmez hissedebilir.
Bu çelişki, kişinin yaşadığı deneyimi anlamlandırmasını zorlaştırır.
"Demek ki sorun bende."
"Belki daha anlayışlı olsaydım böyle olmazdı."
"Belki onun çocukluk yaralarını iyileştirirsem bana yeniden eskisi gibi davranır."
"Belki bu kez gerçekten değişir."
Bu düşünceler, kişiyi ilişkinin içinde tutan önemli psikolojik mekanizmalardan biri hâline gelebilir.
Kişi artık yalnızca ilişkiyi değil, ilişkinin bir gün olması gerektiğine inandığı hâlini de beklemeye başlar.
Travma Bağı Nedir?
"Narsist ve bağımlı ilişkisinde travma bağı" kavramı son yıllarda oldukça sık kullanılmaktadır.
Ancak bu kavramın sosyal medyada bazen gereğinden fazla genişletildiğini de belirtmek gerekir.
Her zor ilişki travma bağı değildir.
Travma bağı kavramı genellikle yoğun stres, korku veya duygusal incinme ile aralıklı olarak gelen yakınlık, ödül veya rahatlama dönemlerinin birbirine bağlandığı güçlü ilişki döngülerini tanımlamak için kullanılır.
Örneğin:
İncitilmek.
Uzaklaşmak.
Kaybetme korkusu yaşamak.
Karşı tarafın yeniden yaklaşması.
Yoğun sevgi ve ilgi görmek.
Rahatlamak.
Yeniden bağlanmak.
Ve döngünün tekrar başlaması…
Bu süreçte kişi, ilişkinin yalnızca kötü taraflarını değil, iyi anların yeniden geleceği umudunu da taşır.
Bu nedenle ayrılmak yalnızca bir kişiden uzaklaşmak gibi yaşanmayabilir.
Kişi aynı zamanda:
"Belki bu kez değişir."
"Belki yeniden eski hâlimize döneriz."
"Belki bu kadar yaşadığımız şey boşa gitmez."
umudundan da vazgeçmek zorunda kalabilir.
Bu yüzden bazı ayrılıklar, ilişkinin kendisinden çok daha büyük bir yas süreci yaratabilir.
Bağımlı İlişki Örüntüsünde Asıl Kırılma Nerede Başlar?
Terapide sık karşılaştığım önemli noktalardan biri şudur:
Kişi çoğu zaman ilişkiyi kaybetmekten korktuğunu söyler.
Ancak daha derinde başka bir korku olabilir:
"Ben yalnız kalırsam kimim?"
Bağımlı ilişki örüntüsünde kişinin özdeğeri zamanla ilişkinin durumuna bağlanabilir.
Partneri mutluysa kendisini değerli hisseder.
Partneri uzaksa kendisini yetersiz hisseder.
Partneri onaylıyorsa rahatlar.
Partneri eleştiriyorsa kendisini sorgulamaya başlar.
Böylece kişinin içsel pusulası giderek dışarıya taşınır.
Kendi duygusunu sormak yerine partnerinin duygusunu takip eder.
Kendi ihtiyacını fark etmek yerine partnerinin ihtiyacını önceliklendirir.
Kendi sınırını korumak yerine ilişkinin bozulmamasını sağlamaya çalışır.
Ve bir süre sonra kişi şu soruyu sormayı bırakabilir:
"Ben ne istiyorum?"
Onun yerine:
"O ne isterse ilişki devam eder?"
sorusuyla yaşamaya başlayabilir.
ACT Perspektifinden: Kişi Neden Bile Bile İlişkide Kalır?
ACT yani Kabul ve Kararlılık Terapisi açısından baktığımızda, insan davranışlarını yalnızca "mantıklı" veya "mantıksız" olarak değerlendirmek yerine, davranışın işlevine bakarız.
Örneğin kişi, kendisini mutsuz eden bir ilişkide kalıyor olabilir.
Dışarıdan bakıldığında bu seçim anlaşılmaz görünebilir.
Ancak içeride şu işlevlerden birini taşıyor olabilir:
Yalnız kalma korkusundan kaçmak.
Reddedilme duygusundan kaçmak.
Değersizlik hissini bastırmak.
Belirsizliğe tahammül edememek.
Terk edilme ihtimalini kontrol etmeye çalışmak.
Geçmişte yaşanan bir yarayı onarmaya çalışmak.
ACT perspektifinde amaç, kişiyi "Neden hâlâ gidemedin?" diyerek yargılamak değildir.
Asıl soru şudur:
"Bu ilişkide kalmak seni hangi acıdan koruyor?"
Çünkü bazen kişi ilişkiden çıkamıyordur değil;
ilişkiden çıkmanın yaratacağı duygularla henüz baş edemiyordur.
Bu nedenle terapötik çalışma yalnızca "ayrılmak" üzerine kurulmaz.
Kişinin korkuyla, yalnızlıkla, belirsizlikle ve suçlulukla kurduğu ilişki de çalışılır.
Kişiye şu beceriyi kazandırmak hedeflenir:
"Korkuyorum ama yine de değerlerime uygun bir seçim yapabilirim."
ACT'nin temel katkılarından biri burada ortaya çıkar.
Amaç kişinin bir daha hiç korkmaması değildir.
Amaç, korkuya rağmen kendi hayatının sorumluluğunu alabilmesidir.
BDT Perspektifinden: İlişkiyi Sürdüren Düşünceler
Bilişsel Davranışçı Terapi açısından ise kişinin ilişkide kalmasını sürdüren otomatik düşünceler ve temel inançlar ele alınabilir.
Örneğin:
"Ben tek başıma yapamam."
"Kimse beni onun kadar sevmez."
"Hayır dersem terk edilirim."
"Onu kaybedersem hayatım biter."
"Biraz daha sabredersem değişecek."
"Onun davranışlarından ben sorumluyum."
"İlişkiyi kurtarmak benim görevim."
Bu düşünceler çoğu zaman gerçekmiş gibi hissedilir.
Ancak terapide düşüncenin doğruluğunu tartışmaktan önce şu sorular sorulabilir:
Bu düşünce ne zaman ortaya çıkıyor?
Bu düşünce geldiğinde ne yapıyorsun?
Yaptığın şey kısa vadede ne sağlıyor?
Uzun vadede sana neye mal oluyor?
Bu sorular, kişinin kendi davranış döngüsünü görmesine yardımcı olabilir.
Çünkü bazen kişi partnerinin davranışlarını değiştirmeye çalışırken kendi hayatındaki kontrol alanını tamamen kaybetmiştir.
Narsisistik Örüntülerle Çalışırken Terapinin Sınırı Nedir?
Burada önemli bir klinik ayrım vardır.
Bir kişide narsisistik özelliklerin bulunması ile narsisistik kişilik bozukluğu tanısı aynı şey değildir.
Ayrıca bir kişinin narsisistik kişilik bozukluğu tanısı alması da onun değişemeyeceği anlamına gelmez.
Ancak terapötik hedefler kişinin motivasyonuna, içgörüsüne ve terapiye katılımına göre farklılaşabilir.
Narsisistik yapılanmalarda terapi sürecinde;
Benlik algısı,
Eleştiriye verilen tepkiler,
Utanç ve kırılganlık,
Empati kapasitesi,
İlişkisel çatışmalar,
Kontrol ihtiyacı,
Duygusal düzenleme,
Sorumluluk alma,
Kişilerarası sınırlar
gibi alanlar üzerinde çalışılabilir.
Ancak kişi terapiye yalnızca partnerini değiştirmek için geliyor ve kendi davranışlarını değerlendirmeye hiç yanaşmıyorsa, terapötik süreç daha farklı ilerleyebilir.
Bu nedenle benim klinik açıdan temel aldığım nokta şudur:
Bir insanın değişme ihtimali ile sizin onun değişmesini beklerken hayatınızı ertelemeniz aynı şey değildir.
Peki Bu İlişkiler Düzelebilir mi?
Bunun tek bir cevabı yoktur.
Bazı ilişkiler, tarafların kendi örüntülerini fark etmesi ve sorumluluk almasıyla dönüşebilir.
Bazı ilişkiler ise kişinin kendisini koruyabilmesi için sonlandırılması gereken bir hâle gelebilir.
Özellikle duygusal veya fiziksel istismar, tehdit, ciddi manipülasyon ya da güvenlik riski söz konusuysa, öncelik ilişkinin sürdürülmesi değil, kişinin güvenliğidir.
Bu nedenle terapide "İlişki devam etmeli mi?" sorusundan önce bazen şu sorulara bakmak gerekir:
Bu ilişkide güvende misin?
Sınırların var mı?
Hayır diyebiliyor musun?
Kendin olabiliyor musun?
Korkmadan konuşabiliyor musun?
Kendini sürekli açıklamak zorunda hissediyor musun?
İlişki içinde giderek küçülüyor musun?
Bu soruların yanıtları, ilişkinin psikolojik yapısı hakkında çok daha fazla şey söyleyebilir.
Terapide Sonuç Ne Olabilir?
Benim klinik öngörüm, böyle ilişkilerde terapötik başarının yalnızca kişinin ilişkiden çıkmasıyla ölçülmemesi gerektiği yönündedir.
Asıl dönüşüm, kişinin kendi içsel referans noktasını yeniden kurmasıdır.
Kişi;
"Beni seçti mi?"
sorusundan,
"Ben kendimi seçiyor muyum?"
sorusuna geçmeye başladığında önemli bir değişim meydana gelir.
Sınır koyduğunda suçluluk hissedebilir ama yine de sınırını koruyabilir.
Yalnız kalabilir ama yalnızlığın kendisini tanımlamasına izin vermeyebilir.
Birini sevebilir ama onu kurtarmak zorunda olmadığını fark edebilir.
Bir ilişkinin bitmesini başarısızlık olarak görmeyebilir.
Ve belki de en önemlisi…
Kendi değerini başka bir insanın davranışlarından bağımsız olarak yeniden inşa etmeye başlayabilir.
Çünkü sağlıklı bağlanma, bir başkasına tutunarak hayatta kalmak değildir.
Sağlıklı bağlanma;
bir başkasını severken kendini terk etmemektir.
Klinik Psikolog Işılay Sarvan
ACT ve BDT temelli psikoterapi yaklaşımıyla; ilişkisel örüntüler, bağlanma, kaygı ve kişinin kendisiyle kurduğu ilişki üzerine çalışmaktadır.
Bu yazı psikoeğitim amacı taşımaktadır. Narsisistik Kişilik Bozukluğu veya Bağımlı Kişilik Bozukluğu tanısı yalnızca yetkin bir ruh sağlığı uzmanı tarafından, kapsamlı bir klinik değerlendirme sonucunda konulabilir. Bir ilişkide yaşanan zorlukların nedeni yalnızca kişilik özellikleriyle açıklanamayabilir.



Yorumlar